Ankara’da bir araya gelen çok sayıda meslek örgütü ve gazeteci, son dönemde artan gözaltı ve tutuklamalara karşı ses yükselterek tutuklu gazeteciler için özgürlük talebinde bulundu. İsmail Arı ve Alican Uludağ gibi isimlerin şahsında tüm basın emekçilerine yönelik baskıların son bulması istenirken, gazeteciliğin suç olmadığı gerçeği bir kez daha vurgulandı.
Türkiye’de basın özgürlüğü, uzun yıllardır bitmek bilmeyen bir maraton gibi. Her dönemeçte karşımıza yeni bir engel, yeni bir hukuki bariyer çıkıyor. Mesleğinde 15 yılı devirmiş bir editör olarak söyleyebilirim ki; bugün Ankara sokaklarında yankılanan sesler, sadece birkaç gazetecinin hürriyeti için değil, aslında toplumun nefes alma alanı için yükseliyor. Ankara’daki buluşma, gazetecilerin üzerindeki yargı kıskacının artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini kanıtlar nitelikteydi. Sadece başkentte değil, İstanbul Kadıköy’den Çorum’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada meslektaşlarımızın dayanışma içinde olması, mesleki onurun korunması adına hayati bir duruş sergiliyor. Peki, bu noktaya nasıl geldik?

İşin aslı, son yıllarda yürürlüğe giren yasal düzenlemeler, gazetecilerin çalışma sahasını adeta bir mayın tarlasına çevirdi. “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” gibi muğlak ifadelerle desteklenen yasalar, savcıların elinde geniş bir yorum alanına dönüştü. İsmail Arı ve Alican Uludağ gibi isimlerin hedef alınması tesadüf değil; her ikisi de kamuoyunun bilmesi gereken yolsuzlukları, yargıdaki usulsüzlükleri ve tarikat bağlantılarını deşifre eden isimler. Onların parmaklıklar ardına gönderilmesi veya adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlanması, aslında tüm topluma verilen bir “konuşma, yazma, sorgulama” mesajıdır.
Gazetecilik Neden Hedef Tahtasında?
Gazetecilik, doğası gereği iktidar odaklarını rahatsız eder. Ancak son dönemde bu rahatsızlık, sistematik bir yargısal tacize dönüşmüş durumda. Eskiden gazeteciler yazdıkları yazılar nedeniyle doğrudan dava edilirken, şimdi “dezenformasyon” kılıfı altında jet hızıyla tutuklamalar gerçekleşiyor. Bu durum, haberin doğruluğundan ziyade, haberin kimleri rahatsız ettiğiyle ilgili bir süreç işletildiğini gösteriyor. Üstelik bu baskı sadece ulusal medya ile sınırlı kalmıyor; yerel basından dijital mecralara kadar her alan kontrol altında tutulmak isteniyor. (Kaynak: TRT Haber)
Şu an cezaevlerinde bulunan veya adli kontrol şartıyla serbest bırakılan meslektaşlarımızın profiline baktığımızda, ortak özelliklerinin “fikri takip” olduğunu görüyoruz. Bir haberi yapıp bırakmayan, o dosyanın peşini süren gazeteciler, günün sonunda kendilerini sanık sandalyesinde buluyor. Bu da aslında halkın gerçek bilgiye ulaşma kanalının tıkanması anlamına geliyor. Bir ülkede gazeteci susturulursa, vatandaşın cebinden çalınan paradan da, adliyede dönen dolaplardan da kimsenin haberi olmaz. İşte bu yüzden Ankara’daki eylem, bir mesleki dayanışmanın çok ötesinde, bir demokrasi savunmasıdır.
| Dönem | Basın Özgürlüğü Endeksi (RSF) | Temel Baskı Aracı |
|---|---|---|
| 2010-2015 | 138 – 149 | Terörle Mücadele Kanunu |
| 2016-2020 | 151 – 157 | OHAL Kararnameleri |
| 2021-2024 | 165+ | Dezenformasyon Yasası (TCK 217/A) |
Hukuki Süreçler ve Caydırıcılık Stratejisi
Hukuk, bazen bir adalet aracı olmaktan çıkıp bir cezalandırma yöntemine dönüşebiliyor. Gazetecilerin sabahın köründe evlerinden alınması, günlerce gözaltında tutulması ve ardından somut bir delil olmaksızın tutuklanması, toplumda bir korku iklimi oluşturmayı amaçlıyor. Ne var ki, bu strateji her zaman beklendiği gibi sonuçlanmıyor. Aksine, baskı arttıkça mesleki dayanışma daha da kenetleniyor. Ankara’daki buluşmada dile getirilen “alışmayacağız” sloganı, bu direncin en somut göstergesi.
Dahası, bu tutuklamaların uluslararası alandaki yansımaları da Türkiye’nin imajına ciddi zararlar veriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararlarının yerel mahkemelerce görmezden gelinmesi, hukuk devletinin temellerini sarsıyor. Bir gazeteci tutuklandığında sadece onun özgürlüğü kısıtlanmıyor, aynı zamanda o ülkenin hukuk sistemi de dünya kamuoyu önünde sanık sandalyesine oturuyor. Gel gelelim, içerideki yargı pratiği bu evrensel standartlardan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor.
Uzman Değerlendirmesi: Adliye Koridorlarında Bir Meslek
On beş yıldır bu mesleğin mutfağında ve sahasında olan biri olarak şunu net bir şekilde gözlemliyorum: Gazetecilik artık bir “risk yönetimi” mesleğine dönüştü. Muhabir haberi yazarken “Hangi kelimeyi kullanırsam başım belaya girmez?” diye düşünmek zorunda kalıyor. Editör, başlığı atarken “Bu başlık bir savcıyı harekete geçirir mi?” endişesi taşıyor. Bu, otosansürün en tehlikeli halidir. Tutuklu gazeteciler meselesi, sadece parmaklıklar arkasındaki isimlerle sınırlı değil; dışarıdaki binlerce gazetecinin kalemine vurulan görünmez prangalardır.
İsmail Arı’nın Kızılay dosyasındaki ısrarı veya Alican Uludağ’ın yargıdaki klikleri deşifre etmesi, aslında kamu yararı için yapılmış işlerdir. Eğer bu isimler bugün tutuklanma tehdidiyle yaşıyorsa, bu durum devletin denetleme mekanizmalarının iflas ettiğinin bir işaretidir. Gazeteci, devletin veya sermayenin halkla arasındaki köprüdür. Bu köprü yıkılırsa, toplum karanlıkta kalır. Ankara’daki irade, bu köprünün yıkılmasına izin vermeyeceklerini haykıranların iradesidir. Mesleki tecrübem bana şunu öğretti: Gerçekler, ne kadar derine gömülürse gömülsün, bir gün mutlaka yüzeye çıkar. Gazetecileri hapsedebilirsiniz ama hakikati asla.
Peki Bundan Sonra Ne Olacak?
Önümüzdeki süreçte basın üzerindeki baskıların azalmasını beklemek, mevcut siyasi iklimde pek gerçekçi görünmüyor. Ancak bir kırılma noktasına yaklaştığımızı söyleyebilirim. Yerel seçimler sonrası değişen siyasi dengeler ve ekonomik krizin derinleşmesi, yolsuzluk haberlerine olan toplumsal talebi artıracaktır. Halk, geçim derdiyle boğuşurken paralarının nereye gittiğini sormaya başlayacak ve bu soruların cevabını yine o “sakıncalı” gazeteciler verecektir.
Kısacası, yargı paketleri veya yasal reform iddiaları havada uçuşsa da, asıl değişim uygulayıcıların zihniyetinde gerçekleşmeli. Gazetecilerin “terörist” veya “ajan” olarak yaftalanmadığı, haberin içeriğinin suç unsuru sayılmadığı bir iklim oluşana kadar bu mücadele devam edecek gibi görünüyor. Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kurumların baskısı artabilir, ancak asıl belirleyici olan içerideki dayanışmanın sürekliliğidir. Gazeteciler susmazsa, toplum da susmaz. Ve unutulmamalıdır ki; özgür basın, demokrasinin lüksü değil, temel taşıdır.
Sonuçta, Ankara’da yükselen o ses, sadece bir grup insanın bağırışı değil; bir ülkenin adalet arayışının yankısıdır. İsmail Arı, Alican Uludağ ve diğer tüm meslektaşlarımız özgür kalana dek, bu konu gündemden düşmeyecektir. Çünkü gazetecilik suç değildir ve olmayacaktır.
İlgili İçerikler
- Akın Gürlek KKTC İçişleri Bakanı ile Görüştü: Adli İş Birliği
- 12. Yargı Paketi Geliyor: Tapuda Avukat Zorunluluğu Başlıyor
- Bayburt Jandarma Ziyareti: Huzurevi Sakinlerine Anlamlı Sürpriz
Haber Merkezi, webteknolife.com editör ekibinin ortak hesabıdır. Gündem, ekonomi, sağlık, eğitim ve teknoloji alanlarında doğrulanmış ve güncel haberleri okuyucularına ulaştırmayı amaçlar.
TEK TIKLA İNDİR
Sosyal medya videolarını anında kaydet!
